Bresson yitip gidiş süreçlerinin algılanmasının benim dünya tarihinde gördüğüm en
iyi uzmanıydı diyor Ulus BAKER.Para filminde masumiyetini yitirerek katil olacağını hiç tahmin eder miydik Berssonun modelinin.Her filmiyle farklı bir sinemacı olduğunu bizlere ispatlayan Bresson auteur tanımına uyan ez özgün sinemacı olduğu kuşkusuz tartışılmaz herhalde.Kendine has bir film dili yaratarak bir çok usta yönetmene sineması ile öncü olmuştur,bunlar arasında Tarkovsky, Sokurov, Renoir’ı saya biliriz .ülkemizde de Nuri bilge ceylan ve Zeki Demirkubuz’da da Bressson sinemasının etkilerini göre biliyoruz..
Yirminci yüzyılın başında doğan Robert Bresson, önce felsefe eğitimi aldı, daha sonra ressamlık ve fotoğrafçılıkla ilgilendi. 1930 ların başında sinemaya geçtiğinde bu özellikleri onun sinemasının da temellerini oluşturdu. Fransız ve dünya sinemasında tamamen kendine özgü bir yer edinen Bresson filmlerinde ticari kaygı gütmemiş, sanatsal ve ruhsal hedeflerine bağlı kalmıştır.
Yasujiro Ozu son yıllarda kendi sinema dilini oluşturan ve özellikle minimalizm akımından beslenen hatırı sayılır ve Ozu gibi sadece belirli bir hayran kitlesi tarafından izlenilen minimalist yönetmenlerin ilham kaynağı bir sinemacı olma özelliği taşıyor. Ozu’nun film çektiği dönemler minimalizm akımı denilen bir tabir kullanılmıyordu, zira Ozu bu tarz filmler çekiyordu ama adı konulmamıştı.
“Ulis’in Bakışı” filmini izledikten sonra onu daha iyi tanımak için hep yolculuğa çıkıyordum. Filmlerindeki karakterlerine yaptırdığı yolculukları anımsayarak, “aklınızı ve yüreğinizi açık tutun!” öğüdünü unutmadan. Aklımızı açık tutarsak yolumuz da açılır, yüreğimiz de, demek istiyor…
Amerikalı yönetmen Jim Jarmusch 1953’te Ohio’da doğdu. Colombia Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nü bitirdikten sonra New York Üniversitesi Sinema Okulu’nda dersler verdi. 1979’da ilk uzun metrajlı filmi olan “Permanent Vacation” u yaptı. Bu ilk filmiyle Avrupa kıtasında dikkatleri çekti. İlk üç filmini siyah beyaz çeken Jim Jarmusch, Hollywood filmlerinde rastlanmayan öyküleri, alışılmamış bir sinema diliyle ve küçük bütçelerle gerçekleştirdi.
Sinema Endüstrisi Ve Tarkovski:
Sinema kuşkusuz, ses, görüntü, dramatizasyon boyutuyla görsel sanatlar içerisinde kendine yükseklerde bir yer edinmiş durumda. Bu üstünlüğün, kolay tüketimle birleşmesi sonucu ortaya büyük bir endüstri de çıkmış durumda. Bu endüstrinin, aynı şekilde “büyük yönetmenleri” de var. Pazar ekonomisi ile birlikte yürüyen büyük yönetmenler…
‘Romeo, Juliet’e harikulade sözler söylemişti, son derece parlak ve güçlü. Ama bu sözler, yüreğinden taşan duyguların acaba yarısını olsun ifade edebiliyor muydu? Kendi nefesini kesen, Juliet’in ise aşktan başka bir şey düşünmemesine yol açan bütün o duyguları? Tarkovski’nin kastı, en güçlü sözün, sözcüklerden oluşan en kuvvetli tarifin bile yetersiz kaldığı ‘duygulardan ve görüntülerden’ oluşan bir dünya. ‘O, çağrışımların, düşlerin ve tanımlanamaz duyguların anlatıcısı, görüntülerin şairiydi’…
Sinema tarihinin en ilginç yönetmenlerinden biri olan Lars Von Trier kendine has bir dünya yaratmayı ve bu dünyayı yine kendine özgü kılmayı başarmış bir yönetmendir. Kendi takıntılarını, insani rahatsızlıklarını sinema düzlemine yerleştirirken bunu, var olanın en dışında yansıtmayı yeğler.
Pamuk işçiliği, simit ve gazoz satıcılığından sonra, lise yıllarında bisikletinin arkasına koyduğu bobinleri bir sinemadan diğerine taşıyarak geçimini sağlamaya çalışan çocuğun, geleceğin Yılmaz Güney’i olacağını o zamandan görmek güçtü belki.
Ancak sinema tutkusu yüzünden Ankara’daki hukuk öğrenimini yarıda bırakıp, sırf sinemaya daha yakın olmak adına İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne kayıt yaptırmasından, iyi bir sinema kumaşına sahip olduğu artık anlaşılabilirdi.
Amerikan Sineması taklidi salon tipli oyunculuğun hakim olduğu Türk Sineması’nda, yakışıklı da sayılmayacak kara-kavruk, boynu bükük delikanlının ne şansı olabilirdi ki?.. Ancak o işini şansa bırakmayacak kadar işine sevdalıydı. Sinemanın her kademesinde çalışarak, yaptığı işlerde kanıtladı bunu. Bir keresinde, senaryoya yardım ederken, kendisine uygun görülen ve az konuşan karakteri, küçük bir değişiklikle hiç konuşturmayarak, filmin en ilgi çeken tipi haline getirdi. Öyküler yazdı, yazdıklarını senaryolaştırdı. Onun yazarlık yanı, sinemada kendisine yeni kapıların açılmasını sağladı.
(Biz bir tanesini bulamazken aynı evden iki sinemacı çıksın, iyi valla!!)
Çocukken evin içinde kavga ederler miydi yoksa çok mu iyi anlaşırlardı? Birinin giydiğini diğeri de giymek ister miydi acaba? Yoksa onlar çocukluktan beri çok iyi anlaşan ve sinema denen tatlı zehir daha o yaşlarda kanlarına karışmış iki afacan mıydılar? Ne yazık ki! bu soruların yanıtlarını bilemiyoruz. Biz onları ortaya koydukları ürünlerle tanıyıp değerlendirmek durumundayız. Asıl olan da yapıt değil midir zaten...